Hos Geldiniz

Ucretsiz Uyelik Gerektirmeyen Sohbet Odalari
            Nick :
Parola :
   

 

Bel Soğukluğu

Yazan: admin Tarih: Kas 14th, 2008 | Kategori:: saglık bilgisi

Bel Soğukluğu

Cinsel temasla bulaşan erkeklerde sıklıkla üretrit (idrar kanalı iltihabı) ve bel soğukluğu, kadınlarda ise sıklıkla servisit (rahim ağzı bölgesi iltihabı) yapan bir hastalıktır.

Etken mikroorganizma (Neisserria Gonorhea) bu hastalıkların yanısıra farenjit gibi boğaz enfeksiyonlarına da yol açabilmektedir.

Hastalık sıklıkla belirti vermez (asemptomatiktir). Eğer belirti verirse şikayetler 1-30 gün sonra ortaya çıkar. Bunlar:

-Cinsel organdan gelen sarımtırak ve kıvamlı sıvı
-Adet dışı kanama
-Kronik kasık ağrısı
-İdrar yapma esnasında ağrı ve yanma hissi
-Sık idrara çıkma
-Boğaz ağrısı şeklindedir.

Tedavi edilmediği takdirde üretra (idrar kanalı) ve fallop tüpleri geri dönüşümsüz zarar görerek sterilite (kısırlık) olabilir.
Erken teşhis ile tedavisi son derecede kolaydır.


Erkek memelerinde meydana gelen en yaygın durumlar hangileridir

Yazan: admin Tarih: Kas 14th, 2008 | Kategori:: saglık bilgisi

a. Erginlik yumruları. Bu onbir ile onyedi yaşları arasında geliş­mekte olan erkeklerde meydana gelir ve meme başının altında sert, yuvarlak ve hafif ağrıya neden olan şişkinlikler halinde meydana çıkarlar. Bunların herhangi bir tedaviye ihtiyacı yok­tur ve birkaç ay içerisinde kendiliklerinden kaybolurlar.

b. «Jinekomasti». Bu genç erkeklerde bazı hallerde meydana gelen acayip bir durumdur ve memelerin, kadın memeleri biçiminde gelişmesinden ibarettir. Bu erkekler üzerinde yapılan araştırma­lar başka gudde anormalliği göstermiştir. Eğer bu şekilde meme_ leri gelişen bir erkek, psikolojik bakımdan bir rahatsızlık çek­memekte ise herhangi bir tedavi metodu gerekmemektedir. Eğer böyle bir rahatsızlık çekmekte ise, meme dokuları ameliyatla alınmaktadır.

c. Adenoma hastalığı Cadonomatöz hastalığı). Elli, altmış ve daha yaşlı erkeklerin memeleri bazen aşırı büyüme halleri göstermek­tedirler. Bu gibi meme dokularının habis olup olmadıklarını tes­pit edebilmek için alınması gerekmektedir ‘

d. Kanser. Erkekte meme kanserine nadiren rastlanmaktadır. Te­davisi kadın kanserlerindeki uygulamaların aynıdır.


Meme kanseri ve menopoz

Yazan: admin Tarih: Kas 14th, 2008 | Kategori:: saglık bilgisi

Meme kanseri günümüz kadının en büyük endişe kaynaklarından biridir. Özellikle de, elli yaşının üstünde herkes için korkutucu bir olgudur. Meme kanserine yakalanan kadınların dörtte üçü elli yaşının üstündedir. Tam menopoza girerken bir de meme kanseri endişesiyle kıvranırız. “Sekizde bir” terimini bir yerlerden duymuzsunuzdur. Bu, sekiz kadından birinin (büyük olasılıkla yetmiş yaşından önce) yaşamı sırasında meme kanseri olacağı anlamına gelir.

Nevvsday dergisinde Ridgely Ochs tarafından kaleme alınan özel bir raporda kansere yakalanma olasılığının yaşla arttığı belirtilmiştir. Örneğin, otuz-kırk yaşları arasındaysanız bu olasılık 237′de bir. Elli-altmış yaşlanndaysanız kırk ikide bir. Altmış-yetmiş yaşları arasındaki kadınlarda bu risk otuzda bir. Yetmiş-seksen yaşları arasındaysa, yirmi beşte bir. Doğumla ölüm arasındaysa, sekizde bir. Bu veriler Ulusal Kanser Enstitüsünden alınmıştır.

Menopoza giren kadınların hormon takviyesi tedavisi konusunda kaygı duymalarının nedeni meme kanseri riskidir. Hormon almalı mıyız? Bunun meme kanseriyle ilişkisi var mı? Ne yazık ki, yeterince uzun dönemde denenmediği için araştırma sonuçları net değildir.

Kısa dönemde yapılan denemelerde eğer kısa süre ve düşük dozda hormon kullanılırsa riskin artmadığı belirlenmiştir. Ancak uzun süre (ve yüksek dozlarda) alınırsa, meme kanseri oluşabilir.

İstatistikler meme kanseri vakalarının arttığını göstermektedir. Son yirmi yılda yüzde yirmi dört oranında artış görülmüştür. Tehlikeli boyutlarda artış olduğu halde yine de bu hastalık konusunda pek fazla bir şey bilmiyoruz. Medya da bu konuyla yakından ilgilenmektedir. İnanması güç, ama ne yazık ki, kadınlar üzerine araştırmalar daha yeni başladı. Günümüzde kadınlar kamuoyu oluşturup konunun üstüne gitmeye başlayınca bu konuya daha çok ilgi gösterilir oldu.

Kadınlar ön plana çıkıp konuşmaya başladığı için Ulusal Sağlık Örgütleri meme kanseri, osteoporoz ve kalp hastalıklarıyla beslenme arasındaki ilişkiyi araştırmak üzere geniş çapta bir araştırma başlattı. 2007 yılında sonuçlanacak bu araştırmadan daha önce de bahsettim.

Çoğumuz için bu tarih menopozda hormon takviyesi konusunda seçim yapabilmek için geç de olsa, en azından kız kardeşlerimize, kızlarımıza ve torunlarımıza yararlı olacak istatistik bilgi sağlayacaktır.

Her ne kadar bütün sonuçlar alınmamışsa da, bazı olumlu bilgiler de yok değildir. Ne kadar çok bilirsek, iyileşme ihtimalimiz o kadar çok olur.


Meme Kanseri Nedir

Yazan: admin Tarih: Kas 14th, 2008 | Kategori:: saglık bilgisi

Memede oluşan habis (kötü huylu) tümörlerdir. Kontrol edilemeyen hücre oluşumunun sonucudur. Diğer organlara sıçrama olasılığı vardır. Kanser hücreleri diğerlerine oranla daha çabuk büyür. Habis bir tümör mamografide görmenize veya, göğsünüzde elinizle hissedecek hale gelene dek beşle yirmi yıl arasında bir süre geçebilir.

Amerikan Kanser Derneğine göre en çok rastlanan belirti memede bir yumru veya, sertleşmedir. Diğer belirtiler, memelerin dış hatlarında değişiklik, örneğin bir göğsün diğerinden şişkin olması gibi, meme derisinde düzleşme veya çukurlaşma, kırmızılık veya, portakal kabuğuna benzer pütürlü bir görünüştür. Meme başları geri çekilebilir, memeden bir akıntı gelebilir. Bu belirtilerle karşılaştığınızda hiç zaman kaybetmeden doktorunuza başvurmalısınız. Hâlâ adet görüyorsanız, şişme veya, hassasiyet aylık kana­malara bağlı olabilir. Bu da doğaldır. Ancak, ne olursa olsun bu değişikliklerden doktorunuza bahsetmelisiniz.

Beş yumrudan dördünün iyi huylu olduğunu unutmayın. Bu nedenle, bir yumrunun varlığını hissederseniz, hemen kendi kendinize sonuçlar çıkarmayın. Düzenli olarak doktor kontrolünden geçip mamografi çektirmeyi ihmal etmeyin.


Kanserin Etkileri

Yazan: admin Tarih: Kas 14th, 2008 | Kategori:: saglık bilgisi

Hücre sayısındaki aşırı artışın bazı koşullarda nasıl olup da yaşamsal tehlike yarattığını anlamak kimi za­man güçtür. Habis hastalığın ciddi etkileri kanserin yayıldığı normal dokuların ve/veya bölgelerin (örn. karaciğer, kemik ya da akciğerler) normal işlevlerini engelleyecek şe­kilde giderek daha çok kanserli hüc­reyle dolması ve hasara uğraması sonucunda oluşur. Belirli bir böl­geyle sınırlı (lokalize) kanserlerin ölümle sonuçlanması oldukça alışıl­madık bir durumdur. Kanser ölüm­lerinin büyük bölümü hastalığın ya­yılmasına ya da metastazlara bağlıdır. Ancak, bu fiziksel süreçlere ek olarak kanserler hem belli bir bölge­de hem de dolaşım sistemi aracılı­ğıyla tüm vücudu etkileyen çok çe­şitli zehirli (toksik) kimyasal madde­ler üreterek de genel durumda gi­derek artan bir bozulmaya neden olabilir. Bu kimyasal maddeler kilo kaybı ve halsizlik gibi belirtilere yol açabilir.

SINIFLAMA
Kanserler, hücrelerin normal olan­dan ne ölçüde farklılaştığına göre derecelendirilir. İyi farklılaşmış (tıp dilinde iyi diferansiye) kanserlerde (kimi zaman “grad 1″ de denir), nor­mal hücre yapısı korunur ve hücreler sık bölünmez. Hücrelerden bazıları, esas özgül görevlerini belli ölçüler­de hâlâ yerine getirebilir. Yelpazenin öbür ucunda kötü farklılaşmış (tıp dilinde kötü diferansiye) kanserler (grad 3) yer alır; bu kanserlerde hüc­reler öylesine değişmişlerdir ki, nor­mal hücrelerden artık çok farklıdır ve görevlerini yerine getirme yetilerini tamamen yitirmişlerdir. Kötü farklı­laşmış kanserler daha hızlı çoğalma ve daha saldırgan olma eğiliminde­dir ve akıbeti daha kötüdür. Bunların arasında farklılaşması orta düzeyde olan kanserler yer alır.

Kahserler yayıldıkları dokulara göre değil, köken aldıkları normal hücrenin türüne göre sınıflandırılır. Buna birincil sınıflandırma adı da ve­rilebilir. Her sınıftan kanser yukarıda tanımlandığı gibi derecelendirilir; kanserlerin büyüklükleri ve yayılma dereceleri de “evrelendirme” adı verilen süreç içinde değerlendirilir (bk. s. 30). Birinci] sınıflandırma dik­kate alındığında, hemen tüm kanser türleri aşağıdaki gruplardan birine yerleştirilebilir.

Karsinomlar
En sık görülen kanserlerdir. Deri ve pek çok iç organın çeperi dahil, vü­cut yüzeylerini örten hücrelerden köken alır. Ağız, boğaz, bronşlar (havanın akciğerlere girip çıkmasını sağlayan tüpler), özofagus (yemek borusu), mide, barsak, mesane, ute-rus (rahim) ve yumurtalıkların yanı sıra memede, prostat bezinde ve pankreastaki kanalları örten dokular da bunlar arasındadır.

Farklı karsinom türleri vardır ve bunlar köken aldıkları normal hücre­lerin görünümüne göre adlandırılır. “Skuamöz karsinomlar” (yassı hüc­reli karsinomlar) özellikle deri, akci­ğer, ağız, boğaz ve yemek borusun­da; “adenokarsinomlar” özellikle meme, barsak, alt yemek borusu, mide ve yumurtalıklarda; “geçiş hücreli karsinomlar” esas olarak me­sanede ve “küçük hücreli karsinom­lar” akciğerde görülür.

Sarkomlar
Yüzeyi örten dokulardan değil de kemik, yağ, kas ve vücudumuzun pek çok bölümünde bulunan güç lendirici bağ dokusu gibi destekleyi­ci dokulardan köken alır.

Lenfomalar
Vücudumuzda ve özellikle de lenf bezlerinde ve kanda bulunan “lenfo­sit” adlı hücrelerden kaynaklanır. Bu hücreler bağışıklık sistemimizin çok önemli bileşenleridir. Lenfomalar et­kilenen hücre tipine göre ‘Hodgkin hastalığı’ ve ‘Hodgkin dışı lenfoma­lar’ olarak ikiye ayrılır.

Lösemiler
Kemik iliğinde akyuvarları üreten hücrelerden kaynaklanır. Akyuvarlar (lökositler) vücudumuzun enfeksi­yona karşı savunmasında kritik bir rol oynar. Lösemili hastaların kanın­da anormal akyuvar sayısı büyük öl­çüde artar. Anormal hücreler genel­likle işlevlerini doğru biçimde yerine getirmediği ve kemik iliğinde yeni normal hücre yapımı için alan bırak­madığı için soruna yol açar.

Miyelom
Kemik iliğinde bulunan ve antikor (enfeksiyonlarla savaşmamıza yar­dımcı olan proteinler) adı verilen plazma hücrelerinin kanseridir.

Germ hücreli tümörler
Yumurta ve spermlerin üretiminden sorumlu olan testis ve yumurtalıklar-daki hücrelerden köken alır. Tera-tomlar ve seminomlar bu tümör tip­leri arasındadır.

Melanom
Bu deri kanseri türü, derideki pig­ment üreten hücrelerden (melanositler) köken alır.

Gliom
Beyin ya da omuriliğin destekleyici doku hücrelerinde gelişir.

Prekanseröz (ön kanser) oluşumlar
Son olarak, görünürde sağlıklı olan kişilerde rahim boynu sürüntüsü (servikal smear) ya da memenin rad­yolojik incelenmesi olan mamografi (bir sonraki bölüme bakınız) gibi ta­rama testleri sırasında saptanan ve kansere dönüşme potansiyeli taşıyan yaygın bazı oluşumlardan da söz et­mek gerekir. Bu tür bozukluklar özel­likle rahim boynu (serviks) yüzeyini ve memedeki süt kanallarını etkiler ve “karsinoma in situ” olarak adlan­dırılır. Bu, mikroskobik incelemede en yüzeydeki hücrelerin habis bir gö­rüntüsü olduğu, ancak yüzey örtüsü­nün hemen altındaki dokuların her­hangi birini istila ederek habis bir davranışa giriştiğine ilişkin bir belirti olmadığı anlamına gelir.
Karsinoma in situ lenfatik dola­şım ya da kan dolaşımı yoluyla yayı­lamaz ve kendi başına hiçbir yaşam­sal tehlike doğurmaz. Ancak tedavi edilmediğinde gerçek bir kansere dönüşme riski vardır


Kanser tanısı nasıl konulur

Yazan: admin Tarih: Kas 14th, 2008 | Kategori:: saglık bilgisi

Kanserlerin büyük bölümü or­taya koydukları belirtiler ya da hastanın (veya doktoru­nun) bir kütle veya anormal görü­nümlü bir oluşum saptamasıyla fark edilir. Az, ancak giderek artan sayı­da kanser, herhangi bir anormallik olduğunu fark etmeyen, görünürde sağlıklı kişilerde yapılan testlerle be­lirlenir. Bu testlere tarama testi adı verilir.

BELİRTİLER
Kanserin yol açtığı belirtilerin çoğu, kanserle hiç ilişkisi olmayan görece önemsiz hastalıklarda da çok sık or­taya çıkar. Bu nedenle bazı kişiler belirtileri ciddiye almaz ve doktora başvurmakta gecikebilir.
Hasta doktora gitse bile, dokto­ru, bu evrede kanser gibi ciddi bir tanıyı dikkate almanın henüz gerek­siz olduğunu düşünebilir.

Aslında bu bir çıkmazdır. Kanser­den kaynaklanma olasılığı bulunan her türlü belirti için çok kapsamlı ve acil testler yapılması, sağlık kaynak­larının hızla tükenmesine yol açaca­ğı gibi, pek çok hastada gereksiz kaygıya da neden olacaktır.
İnatçı belirtiler ya da belli bazı belirtiler varsa doktorun daha ciddi bir hastalığı düşünme olasılığı artar. Bazı belirtiler ise doğrudan ciddi bir olasılığı akla getirdiklerinden, he­men daha kapsamlı testlere başla­nır.
Bir kanserin varlığına işaret ede­bilecek belirtiler arasında şunlar var­dır.

İnatçı ve açıklanamayan
•Öksürük
•Nefes darlığı
•Seste kalınlaşma
•Yutma güçlüğü
•Ağrı
•Hazımsızlık
•Kilo kaybı
•Barsak alışkanlıklarında değişiklik
•Vücuttaki herhangi bir delikten (örn. meme başı ya da vajina) akıntı
•Ateş
•Her türlü anormal kanama
•Öksürükle kan gelmesi
•Rektal kanama
•Âdetler arası vajinal kanama
•Cinsel birleşme sırasında kanama
•Menopoz sonrası vajinal kanama
•İdrarda kan
•Derideki benlerde kanama

Yukarıdaki belirtilerden herhangi birinin bulunduğu kişiler hemen doktora başvurmalıdır. Bu tür belirti­lerle doktora başvuran kişilerin bü­yük çoğunluğunda kanser saptanamaz, ancak kanser varsa bile, erken tanı çok önemlidir.

Kütleler ve şişlikler
Kanserlerin büyük bölümü vücudun derin dokularına yerleştiğinden, an­cak az bir kısmı doktor muayenesin­de saptanabilir; hastaların kendile­rinde bu şekilde bir kütle saptama olasılığı daha da düşüktür. Öte yan­dan meme ya da boyunda veya kol-tukaltındaki lenf bezleri gibi organ­larda ortaya çıkan daha yüzeysel kanserler, sıklıkla hasta tarafından bir kütle olarak fark edilir. Deri kan­serlerinin çoğu da önce doktor tara­fından değil, hasta tarafından fark edilmektedir.

Aslına bakılırsa, kütlelerin ya da derideki inatçı değişikliklerin ancak az bir kısmı kanser çıkar. Ancak me­me, testis ya da başka bir bölgede şişlik veya giderek kötüleşen ve ne­deni açıklanamayan bir ülser ya da ‘leke’ (özellikle deri benlerinin görü­nümündeki değişiklik) fark ederse­niz, hemen doktora başvurmalısınız.

Kanser İçin Tarama Testleri
Kanserleri daha erken ve iyileştirile-bilir bir aşamada saptamaya yönelik tarama testleri, bazı önemli kanser türlerine bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama testlerinin de kendile­rine özgü sorunları vardır. Test sıra­sında bir anormallik saptanırsa (daha sonra sıklıkla bu anormalliğin kanser olmadığı anlaşılsa bile) hasta başka pek çok testten geçer ve gereksiz yere yoğun kaygı yaşar.
Tarama testlerinde kimi zaman çok yavaş büyüyen kanserler ya da fark edilmese bile herhangi bir soru­na yol açmayacak olan pre-kanseröz oluşumlar saptanır. Bunun sonucun­da bazı kişilere aslında gerekmeyen tedaviler uygulanabilir. Tarama test­leri pahalıdır: erken tanının tedavi­nin başarısına ya da başarısızlığına yol açacak bir fark yarattığı bir kan­ser vakasının saptanması için genel­likle çok sayıda kişinin taranması ge­rekir.

Meme Kanseri Taraması
50 yaş üzerindeki kadınlara 65 yaşı­na kadar her üç yılda bir, sonrası için de istedikleri zaman mamografi yaptırmaları önerilmektedir.
Röntgen filmlerinde saptanan anor­malliklerin büyük kısmı kanserli ol­masa da, bazılarında ek testler öne­rilmekte ve kimi zaman mikroskobik inceleme için dokudan küçük bir parça alınmaktadır (biyopsi). Bu anormalliklerin çok azının kanser ya da pre-kanseröz oluşumlar olduğu saptanır. Bu şekilde saptanan meme kanserleri genellikle küçüktür ve ta­rama testinin şifa olasılığını önemli ölçüde artırdığı belirlenmiştir.

Rahim boynu (serviks) kanseri taraması
Cinsel açıdan aktif olan kadınlarda 60-65 yaşına kadar her 3-5 yılda bir rahim boynu sürüntü testi (servikal smear) yapılmalıdır (hiç cinsel birleş­meye girmemiş kadınlarda bu kan­ser çok enderdir). Sürüntü testi sıra­sında rahim boynunun görüntülenebilmesi için, vajinaya spekulum adı verilen bir aygıt yerleştirilir. Yeterli sayıda hücre elde edebilmek için, tahtadan yapılmış bir spatula kulla­nılarak, serviks hafifçe kazınır. Bu sü-rüntüler bir parça cam üzerine yayı­lır ve mikroskop altında incelenir. İş­lem bir miktar rahatsızlığa yol açsa da, normalde ağrılı değildir. Bu test kolayca tedavi edilebilen prekanseröz (ön kanser) oluşumları, ayrıca tamamen iyileşme oranının çok yük­sek olduğu erken evrede, kanserleri de saptayabilir.

Servikal sürüntüde saptanan anormalliklerin çoğu küçük değişik­liklerdir ve ek araştırma gerektir­mez; bir kısmında ise sürüntü testinin tekrarlanması ya da belirli bir sü­re boyunca daha sık yapılması gere­kir. Ancak, bazı anormalliklerde “kolposkopi” adı verilen daha ileri bir inceleme yapılması gerekir; bu işlemde bir büyüteç kullanılarak ra­him boynu ışık altında incelenir. Anormal bölgelerden küçük örnek­ler alınabilir ya da “punch biyopsi” (zımba biyopsisi) yapılabilir. Bu iş­lem biraz rahatsızlık verse de ağrıya yol açmaz ve yalnızca 10 dakika ka­dar sürer.

Kansere dönüşme potansiyeli ta­şıyan alanlar saptandığında, burada­ki hücreleri öldürmek için ek tedavi önerilir. Bu amaçla kullanılabilen te­daviler arasında lokal anesteziyle uygulanan ‘lazerle buharlaştırma’ (yoğunlaştırılmış bir ışın kullanılarak anormal hücreler yakılır), kriyoterapi (anormal hücreler ucu soğutulmuş bir sonda ile öldürülür) ve genel anesteziyle kullanılan diatermi (hüc­reler elektrikli bir sonda ile yakılır) bulunur.

Kolposkopide kadınların küçük bir kısmında daha ciddi bir anormal­lik olabileceğini düşündüren bulgu­lar elde edilir ve genel anestezi al­tında ‘koni biyopsi’ yapılması gere­kebilir (serviks kanalının iç tarafını döşeyen hücrelerin çıkartılması). Koni biyopsisi etkilenen dokuların tamamının çıkartılmasını sağlayabi­lir, ancak kimi zaman oluşumun da­ha derin katmanlara işlediği saptanır ve böyle durumlarda daha kapsamlı tedavi gerekir.

Çok az sayıda kadın serviks kan­serinden ölmektedir ve bunların ne­redeyse %90′ı hiçbir zaman düzenli smear (sürüntü) testi yaptırmamış olan kadınlardır.

Diğer kanserlere yönelik tarama testleri
Son dönemdeki araştırmalarda, bar­sak tümörlerini erken evrede sapta­yan tarama testlerinin barsak kanseri­ne bağlı ölümleri azaltabileceği gös­terilmiştir. Bu testte, dışkıda çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük miktarda kanın varlığı araştırılır. Bu tür kanamalar genellikle kanser dışın­daki nedenlerden kaynaklansa da kolonoskopi ya da baryumlu grafi ile gerçekleştirilen ek testler (bk. s. 23, 24, 26) henüz belirtilere yol açacak kadar büyümemiş olan kanserlerin saptanmasını sağlayabilir. Gelecekte, ‘dışkıda gizli kan’ testi daha da yay­gınlaşacak gibi görünmektedir.

Prostat kanseri taraması, bu kan­serler tarafından sıklıkla üretilen bir kimyasal maddenin (’prostata özgü antijen’ ya da PSA) kandaki düzeyle­rinin ölçülmesi, fizik muayene ve ultrason görüntülemesiyle yapılabi­lir. Tarama sırasında bazı prostat kanserleri erken evrede saptanabilse de, kimi zaman tarama gereksiz te­daviye de yol açabilir. Başka neden­lerle ölen yaşlı erkeklerin çoğunun prostatlarında küçük kanserler sap­tanabilir. Yaşlılardaki kanserlerin ço­ğu yavaş büyür ve tedavi edilmedi­ğinde hastanın geri kalan yaşamı boyunca soruna yol açma olasılığı azdır. Yine de son dönemdeki araş­tırmalar, taramanın prostat kanseri­ne bağlı ölümleri azaltabildiğini dü­şündürmektedir.

Düzenli akciğer röntgeni ya da balgamın mikroskopik incelemesine dayanan akciğer kanseri taramasının yararlı olmadığı gösterilmiştir. Akci­ğer kanserlerinin büyük bölümünün akıbeti daha erken evrelerden başla­yarak kötü olma eğilimindedir ve günümüzde bu hastalığa bağlı ölümleri önemli ölçüde azalttığı gösterilen tek yöntem sigaranın bı­rakılmasıdır.

Ailelerde Kanser
Kuramsal olarak kansere karşı gene­tik bir yatkınlık taşıdığı bilinen (ya da bu tür bir risk taşıma olasılığı bulu­nan) kişilerin tarama testlerinden geçirilmesi mantıklıdır. Ancak kan­serlerin %10′dan azı kalıtımsal ne­denlere bağlıdır. Kanser yaygın bir hastalıktır ve aynı aileden iki ya da daha fazla kişiyi etkilediğinde, bu­nun yalnızca şansa bağlı olma olası­lığı yüksektir. Kimi zaman kanserler sigara dumanı gibi paylaşılan bir çevresel etmenden kaynaklanabilir.

İki ya da daha fazla yakın akraba­da (anne babalar, kız ya da erkek kar­deşler) aynı kanser türü ya da bazen genetik bağlantısı olabilen farklı kan­ser türleri (örn. meme ve yumurtalık kanseri gibi) saptandığında, kalıtım­sal kanserden kuşkulanılır. Kalıtımsal kanserlerin diğer belirtileri arasında genç yaşta kanser gelişmesi ya da çift taraflı (örn. her iki memede) veya çoğul tümör eğilimi bulunur.

Ailede güçlü bir kanser öyküsü olan kişilerin bazılarında kalıtımsal gen anormallikleri saptanabilir. An­cak bu gen anormalliklerinin varlığı mutlaka kanser gelişeceği anlamını taşımaz; öte yandan bazı genlerin kalıtım yoluyla geçmesi, belli bir ev­rede kanser gelişme riskini %80-90 ve hatta daha yüksek oranda artıra­bilir. Kimi zaman bir ailenin iki ya da daha fazla üyesinde herhangi bir özel genetik anormallik saptanamasa bile aynı kanser tipi gelişebilir. Bu durumda ailenin diğer üyelerinde çok yüksek düzeyde olmasa da kan­ser riski artabilir.

Ender görülen çeşitli kanser tür­lerine karşı yatkınlık kalıtım yoluyla geçebilir (örn. tiroid bezinde ve hor­mon üreten diğer bezlerdeki bazı kanserler). Daha yaygın kanser türle­ri dikkate alındığında zaman zaman kalıtımsal yolla geçen başlıca tiplerin kalın barsak kanserleri (kolon ve rek­tum), meme kanseri ve över (yu­murtalık) kanseri olduğu görülmek­tedir. Barsak kanseri, bazen mutas-yona uğramış “adenomatosis poli-posis coli” (APC) geni ya da “kalı­tımsal popiloz-dışı kolorektal kan­ser” (HNPCC) geninin kalıtım yoluy­la geçmesi sonucunda ailelerde gö­rülür. Etkilenen kişilerin barsakların-da genç yaşta çok sayıda iyi huylu polip gelişir ve bunların neredeyse tamamı daha sonra kansere dönü­şür.

Meme kanseri, vakaların yalnızca %5-10 kadarında kalıtımsaldır. Şim­diye değin iki önemli meme kanseri geni keşfedilmiştir: BRCA-1 ve BRCA-2. Kalıtımsal olarak mutasyon-lu bir BRCA-1 ya da BRCA-2 geni ta­şıyan kadınlarda, yaşamlarının her­hangi bir döneminde meme kanseri gelişme riski yaklaşık %85 düzeyin­dedir. Mutasyona uğramış BRCA-1 geni yumurtalık kanseri riskini de ar­tırır. Ancak ailesinde meme kanseri öyküsü olan kadınların çoğunda kalı­tımsal BRCA-1 ya da BRCA-2 mutas yonu yoktur. Bu kadınlarda meme kanseri riski biraz artsa da, genellikle risk düzeyi çok daha düşüktür (örn. annesinde ya da kız kardeşinde me­me kanseri olanlarda %30′un altın­da).
Aile öykünüz nedeniyle kanser riskinizde artış olduğundan kaygıla­nıyorsanız, bu konuyu doktorunuzla konuşmalısınız. Belki de doktorunuz risk artışının korkulacak boyutlarda olmadığı konusunda sizi rahatlatabi­lecek bir uzmanla görüşmenizi sağ­layabilir. Bir olasılık da, riskteki artı­şın yaklaşık ne düzeyde olduğunu belirlemektir.

Bazen bir kan örneğinin son de­rece karmaşık analizleriyle anormal bir genin var olup olmadığını araştır­mak uygun olabilir. Ancak bu, kuş­kuları olan kişinin testin olası sonuç­larını tüm boyutlarıyla kavramasını sağlayan çok ayrıntılı bir tartışmadan sonra gerçekleştirilmelidir. Dikkate alınması gereken sonuçlar arasında, kansere yatkın kılan bir gen saptan­dığında ne yapılacağı, yüksek risk taşıdığını bilerek yaşamanın nasıl bir duygu olduğu, diğer aile üyelerine ne söyleneceği, anne baba olmanın sonuçları ve yaşam sigortasına uy­gunluğun nasıl etkileneceği gibi pek çok konu vardır.

Yüksek riskli olduğu belirlenen kişiler için ne yapılabileceğine ilişkin öneriler kanserin türüne, hastanın koşullarına ve tercihlerine göre bü­yük ölçüde değişebilir. Kalıtımsal barsak kanseri riski yüksek olan bir kişiye, ergenlikte ya da yirmili yaş­larda hastalığın gelişmesinden önce kalın barsağının ve rektumunun alın­ması önerilebilir. Böyle durumlarda ince barsak anüse bağlanabilir ve böylelikle bir “stoma” (ağız) açmak gerekmeyebilir .

Meme kanseri riski yüksek olan kadınlarda, en iyi koruyucu tedavi konusundaki seçim bu denli kolay değildir. Bazıları profilaktik amaçla (yani koruma amacıyla) her iki me­menin alınmasını tercih eder (bu iş­leme bilateral mastektomi denir); ancak, bu işlemin gerçekleştirilmesi riski önemli ölçüde azaltsa da, bü­tünüyle ortadan kaldırmaz. Mastek­tomi sonrasında az miktarda meme dokusu kalan bazı kadınlarda kanser gelişmiştir. Bazı kadınlar ise düzen­li uzman muayenesi ve mamografi-lerle yakından gözetim altında bu­lundurulmayı içeren bir programı seçer.

Yumurtalık kanseri riski yüksek olan kadınlar önlem amacıyla her iki yumurtalığın de ameliyatla çıkartıl­ması yolunu seçebilir (bilateral ooforektomi); ancak bu işlemin de hasta­lık riskini tamamen ortadan kaldır­maması ilginçtir. Bir diğer seçenek, yumurtalık kanserini erken evrede saptamak amacıyla ultrason görün­tülemesi ve yumurtalık kanseri tara­fından üretilen bir tümör göstergesi olan CA-125 açısından kan testleri yapılmasıdır.

TlBBİ DEĞERLENDİRME
Belirtileriniz kanser olasılığını akla getiriyorsa ya da doktorunuz mu­ayenede alışmadık bulgular sapta-dıysa ya da bir tarama testinde kuşkulu sonuçlara ulaşıldıysa, ko­şullara göre daha ileri test ve araş­tırmalar gerekebilir. Bu araştırma­lardan bazıları doktorunuz tarafın­dan yaptırılabilir, ancak araştırma­nın belirli bir aşamasında görüş al­mak üzere hastanedeki bir uzmana gönderilmeniz mümkündür. Ge­rekli testler kişiden kişiye büyük değişiklik gösterebilir.

Randevu tarihini, başka araştır­malar yapılmasını ve bunların so­nuçlarını beklemek gerçekten kaygı verici olsa da, bu aşamada pek çok kişi ve kuruluştan destek alabilirsiniz (bk. “Ek bakım”, s. 68 ve “Yararlı ad­resler”, s. 90).

KLİNİK DEĞERLENDİRME
Daha ileri değerlendirmeye gerek varsa, sonraki ilk adım genellikle bir poliklinikte uzman muayenesidir; bu muayene sırasında belirtiler hakkın­da daha ayrıntılı (örn. süresi, şidde­ti) sorular sorulur. Ayrıca genel sağ­lık durumunuz hakkında ve geçirdi­ğiniz hastalıklar, kullandığınız ilaçlar, geçmişteki/şimdiki mesleğiniz ve evinizdeki koşullar gibi ilgili başka konular hakkında da sorular sorula­bilir. Öykü alma tamamlandıktan sonra, daha genel bir muayene ya­nında kaygı nedeni olan bölgeniz üzerinde odaklanan bir vücut mu­ayenesi yapılabilir.

Bu değerlendirmeler her zaman tanıya ulaşılmasını sağlamasa da, habis bir oluşumu düşündüren belir­li özelliklere sahip kütle vs. gibi bul­gular kanser kuşkusunu güçlendire­bilir. Vücudunuzun iç organları bazı özel aygıtlarla görüntülenebilir; ör­neğin gırtlak laringoskopi ile, rek­tum proktoskopi ile ya da serviks (rahim boynu) vajinanıza yerleştiri­len bir spekulum aracılığıyla görün­tülenebilir.

İLERİ ARAŞTIRMALAR
Biyopsi

Bazı kütlelerin görünüm ya da sert­likleri kanserli olabileceklerini dü­şündürebilir, ancak kesin tanı genel­likle yalnızca bir patolog tarafından konulur; patologlar hücre ve doku­ları mikroskopla inceleyerek değer­lendiren uzmanlardır. Patolog, kan­serin varlığını kesinleştiren ayırt edici görünüm değişikliklerini sap­tar.

Tanı amacıyla vücuttan bir parça dokunun çıkartılması “biyopsi” ola­rak adlandırılır. Kütlenin bir kısmı ya da uygunsa tamamı (eksizyon bi­yopsisi) bölgesel ya da genel anes­tezi altında çıkartılabilir. Kimi zaman özel bir iğne düzeneği kullanılarak ince bir doku parçası alınabilir, bu dokuyu bisturi ile kesme gereğini ortadan kaldırır.

Bir diğer seçenek da, bir şırınga­ya tutturulmuş ince bir iğne aracılı­ğıyla anormal dokudaki hücrelerin şırınga içine emdirilmesidir (aspire edilmesi). İnce iğne aspirasyon bi­yopsisi adı verilen bu işlem yalnızca çok kısa bir süre için rahatsızlığa yol açar. Ardından hücreler bir cam la­mın üzerine yayılır. Mikroskobik in­celeme için doku örneği almanın di­ğer yollan serviks sürüntülemesinde olduğu gibi dokunun yüzeyini kazı­mak ya da akciğerleri çevreleyen sı­vı (plevral efüzyon) ya da balgam gi­bi doku sıvılarından veya idrardan örnek almaktır.

Bir doku kütlesinden alınmış ve özel işlemlerden geçirilmiş çok ince kesitlerin mikroskobik incelemesine histoloji adı verilirken, hücre sürün-tülerinin incelenmesine sitoloji den­mektedir. Tek tek hücrelerin (yani hücrenin yapıtaşlarının) yalnızca gö­rünümlerinin değil, dokunun nasıl kurulduğunun da (yapısının) incelen­mesine olanak tanıyan histoloji, pa­tologa daha fazla bilgi sağlayabilir.

Sitoloji, tek tek hücrelerin görü­nümlerinin incelenmesine dayanır. Kanserin varlığını belirleyebilse de, nicel açıdan histolojiye göre daha az bilgi sağlar. Sitolojinin sorun yaratabilen bir diğer yönü, anormal bir do­kudan ince iğne aspirasyonuyla alı­nan hücrelerin kimi zaman dokunun bütününü temsil etmemesidir; do­kuda gerçekte kanserli hücre bulun­sa bile, iğne ile hiçbir kanserli hücre alınamayabilir. “Yanlış negatif ola­rak adlandırılan bu sonuçla karşılaş­ma riski histolojide genellikle dü­şüktür. Öte yandan, sitolojide pozi­tif sonuç alınması, daha ileri işlemler için genellikle yeterlidir. Pek çok kanser türünde bu işlem kütlenin ameliyatla alınmasıdır, böylece his­tolojik inceleme için doku elde edil­miş olacaktır.

Tanıyı kesinleştirmek için doku­nun mikroskobik olarak incelenmesi

yanında, hastalığın yaygınlığını de­ğerlendirmek için bazen biyopsiler de yapılır. Örneğin boynun bezlerin-deki şişliğe lenfoma tanısı konulmuş olan bir hastada, ilikte lenfoma hüc­resi olup olmadığını belirlemek için kemik iliği biyopsisi yapılabilir, çün­kü kemik iliğinde lenfoma olup ol­maması tedavi seçimini etkileyebilir. Meme kanserli bazı kadınlarda, koltukaltındaki önemli bir lenf düğü­mü de (bekçi düğüm biyopsisi) alına­bilir; lenf düğümünün yeri, birincil tü­mörün içine radyoaktif bir maddeyle birlikte bir boyanın enjekte edilme­siyle titiz bir biçimde belirlenir. Birin­cil tümörü drene eden (lenf dolaşımı­nı toplayan) bu bekçi lenf düğümünde kanser yoksa, koltukaltındaki di­ğer lenf düğümleri de büyük olasılık­la temizdir ve hastada daha başka bir ameliyattan kaçınılmalıdır.

“-oskopi” ile sona eren söz­cükler
Oskopi sözcüğü bakmak anlamına gelir (Yunanca’da skopein görmek demektir). Kanserlerin çoğu gırtlak (larinks), akciğerlerdeki hava geçit­leri (bronşlar), yemek borusu (özofagus), mide (tıbbi adı gastrik), kalın barsak (kolon ve rektum) ve mesane (idrar kesesi) gibi tüp ya da kesele­rin iç yüzeylerindeki örtülerden kö­ken alır. Çeşitli aygıtlar kullanarak tüm bu yapıların gözle incelenmesi ve kuşkulu alanlarda biyopsi yapıl­ması mümkündür. İncelenen organ ve ona yönelik inceleme teknikleri­ne verilen adlar şöyledir:

•laringoskopi: gırtlak
•bronkoskopi: akciğerler
•gastroskopi: mide
•kolonoskopi: barsaklar
•sigmoidoskopi: barsağın S şeklindeki son bölümü ve rektum
•sistoskopi: mesane

Diğer teknikler arasında şunlar vardır:
•nazendeskopi: burun deliklerinden larinkse kadar uzanan bölgedeki hava geçitleri
•mediastinoskopi: akciğer kanserinin lenf bezlerine yayılıp yayılmadığını anlamak amacıyla göğüs kemiğinin ya da sternumun arkasındaki dokular
•kolposkopi: serviks ya da rahim boynu
•laparoskopi: karın boşluğu

Bu işlemlerin bazıları için hasta­nın yatırılması gerekmez, bazıların­da sedasyon (sakinleştirici) gerekir, bazılarında ise genel anestezi kulla­nılır. Bu işlemlerin çoğunda, vücu­dun incelenecek bölgesine doğal bir açıklıktan ya da küçük bir keşiden dikkatle sokulan esnek bir kabloyla doktorun içerisini görmesini sağla­yan fiberoptik teknolojisi kullanılır. Bazen genel anestezi altında dokto­run kütlenin yaygınlığını görmesi, hissetmesi ve değerlendirmesi ve biyopsi alması daha kolaydır. Bu ne­denle genel anestezi altında incele­me oldukça sık başvurulan bir işlem­dir.

Kan testleri
Akyuvarların kötü huylu (habis) has­talıkları (lösemi) ya da kanda ölçüle­bilen ‘tümör göstergeleri’ veya özel kimyasal maddeler üreten az sayıdaki birkaç kanser türü (bazı prostat ve testis kanserleri ve miyelomlar) dışında, kan testleri genellikle tanı konusunda çok yararlı bilgiler sağla­maz.

Yine de, kan testleri vücudunu­zun genel sağlık durumu hakkında yararlı bilgiler verebilir. Bazen kan­serin kemik ya da karaciğer gibi baş­ka organlara yayıldığını gösterebilir;
bu, ‘enzim’ adı verilen ve normalde bu organlar tarafından kana salıverilen bazı kimyasal maddelerin düzeylerinin, kanserin yol açtığı hasarı nedeniyle yükselmesiyle anlaşılır.

Ancak bu testlerde hiç hata payı olmadığı söylenemez; genellikle kanserin yayılması dışında bazı başka nedenler de bu tür anormalliklere yol açabilir.

Röntgen filmleri ve taramalar
Kanserin ilk belirtisi sıklıkla röntgen lerdeki anormal görünümdür. Örneğin akciğer kanseri, normalde büyük ölçüde havayla dolu olması gereken bir bölgede yer kaplayan bir gölge ye yol açabilir. Tümörler meme röntgeninde (mamografi) ya da barsakların baryumlu grafllerinde de görüntülenebilir.

Mamogram, memenin iki düz yüzey arasında sıkıştırılarak röntgen filminin alınmasıdır. Meme kanser­leri röntgen filmlerinde hemen gö­rülebilen işaretlerin, özellikle kan­serli doku içerisindeki küçük kalsi­yum birikimlerinin neden olduğu küçük ve beyaz renkli beneklerin oluşmasına yol açabilir.

Baryum yutulduğunda ya da bir tüp aracılığıyla rektumdan içeriye verildiğinde (baryum lavmanı) rönt­gen altında yoğun beyaz bir renk vererek özofagus, mide ya da barsağın iç yüzeyinin hatlarını ortaya çıka­rır. Normal koşullarda iç yüzey düz­günken, kanser düzensiz ya da içeri­ye doğru şişkin görünmesine yol açabilir.

Bazen röntgen ya da taramada beyaz renkte görünen başka ‘boya’ ya da ‘kontrast maddeleri’ bir top­lardamardan kan dolaşımına enjekte edilir. Verilen madde kan yoluyla böbreklere ulaşır ve böbrekler de bu maddeyi idrarla atar. Bu sırada böb­rek ve mesanede yapılan X ışınlı gö­rüntülemelerde (intravenöz ürogram [1VU] ya da piyelogram [1VP]) bu organlar oldukça açık biçimde görülebilir ve anormal görüntüler kanser bulunduğunu düşündürür.

Kansere tanı konulması ya da kanserin yaygınlığının belirlenmesi sürecinde yukarıda sayılan değişik tarama testlerinin birinden geçme­niz gerekebilir. Bilgisayarlı tomog­rafi (BT) ve manyetik rezonans gö­rüntülemesi (MR) sırasında, hasta­nın genellikle büyük ve daire şeklinde bir aygıtın içine girip hareketsiz yatması gerekir. İşlemden önce bü­tün bunlar size açıklanacaktır. Gü­nümüzde BT görüntülemesi genellikle çok kısa sürede tamamlanır. MR görüntülemesi biraz daha uzun (yaklaşık 15-20 dakika) sürer. Bu görüntüleme teknikleri araştırılan bölgenin kesitler ya da dilimler ha­linde son derece etkileyici resimle­rini oluşturabilir ve basit röntgenler­le karşılaştırıldığında kütleleri çok daha açık biçimde gösterir. Tümö­rün ya da çevresindeki dokuların daha açık görünmesini sağlayan bir ‘kontrast maddesinin’ içilmesi ya da damar içine enjekte edilmesi gere­kebilir.

Ultrason görüntülemesinde, bir prob (sonda aleti) vücudun incele­nen kısmınının derisi üzerinde hare­ket ettirilir; kimi zaman prob rektu­ma, vajinaya ya da özofagusa yerleş­tirilerek de kullanılabilir. İç dokular­dan yansıyan çok yüksek frekanslı, işitilemeyen ses dalgaları saptanarak bir ekranda görüntüler oluşturulur.

İzotop görüntülemesi, izotop adı verilen radyoaktif bir maddenin en­jekte edilmesi ya da ağız yoluyla alınmasından sonra yaydığı gamma ışınlarının bir gamma kamerası tara­fından saptanması işlemidir. Kanser hastalarda en sık gerçekleştirilen izotop taraması, kemik taramasıdır. Enjekte edilen izotop dolaşım siste­mi aracılığıyla vücudun değişik böl­gelerine taşınır ve kemiğin, vücu­dun başka bir yerinden yayılan tü­mörün yol açmış olabileceği herhan­gi bir hasarın iyileştirilmesi için çaba gösteren bölgelerinde ‘yoğunlaşır’ ya da yerleşir. Bu bölgelerde izotop yoğunluğunun yüksek olması, iske­letin gamma kamerasıyla alınan re­simlerinde “sıcak noktalar” (aktif noktalar) olarak görülmesine yol açar. Ancak kimi zaman yorumlamak güç olabilir ve bu tür sıcak böl­geler kanser dışındaki dejeneratif hastalıklarda da (örn. aşınma ve yıp­ranma) görülebilir.

Kanserli hastaların değerlendiril­mesinde bir başka görüntüleme yöntemi olan pozitron emisyon to­mografisinin (PET) değeri giderek daha fazla kabul edilmektedir. Kimi zaman PET ile diğer tekniklerin görüntüleyemediği tümörler saptana-bilmektedir. Bu teknik, kan dolaşı­mına enjekte edilen özel bazı şeker­lerin kanser hücreleri tarafından nor­mal hücrelere göre çok daha çabuk alınması ya da emilmesi eğilimine dayanmaktadır. Şeker moleküllerine tutturulmuş olan radyoaktif işaretler,kanserli dokuların görüntüde ‘aydınlanmas nı sağlar.

Röntgenler ve diğer taramalar kanser kuşkusu olan ya da kanser ta­nısı konulan kişilerin ilk değerlendi­rilmesinde olduğu kadar, geçmişte kanser tedavisi uygulanmış kişilerde hastalığın yinelemesinden kaynakla­nabilecek belirtileri araştırmakta da kullanılır. Ancak bu görüntüleme tekniklerinin her zaman doğru so­nuç verdikleri düşünülmemelidir; en duyarlı görüntüleme teknikleri bile çok küçük kanserleri saptamakta ye­tersiz kalabilir ve sıklıkla, daha sonra iyi huylu olduğu anlaşılan bazı kuş­kulu anormallikleri gösterir.

Tümörlerin evrelendirilmesi
Biyopside kanser tanısı kesinleştirildikten sonra genellikle kanserin ‘ev­resi’ saptanır. Evrelendirme işlemin­de kanserin boyutları belirlenir ve bi­tişik dokulara, lenf damarları yoluyla lenf bezlerine ya da kan dolaşımı aracılığıyla daha uzak bölgelere ya­yılıp yayılmadığı değerlendirilir.

Değişik evreleme sistemleri var­dır ancak bunlar arasında en sık kul­lanılanı TNM evrelendirilmesidir. T harfi birincil tümörü, N harfi lenf dü­ğümlerine (nodlarına) yayılımı ve M ise uzak bölgelere yayılımı (metas­taz) gösterir. Her harf için bir sayı belirlenir. Örneğin çapı 3 cm olan ve koltuk altındaki lenf düğümlerin­den bazılarını etkilemiş bulunan, ancak daha uzak yayılım belirtisi vermeyen bir tümör T2N1MO olarak sınıflandırılır. Buradaki T2, birincil tümörün boyutlarının 2-5 cm ara­sında olduğunu gösterir. Nl ise kol­tuk altında hastalıktan etkilenen an­cak çıkartılabilecek nitelikteki lenf düğümlerini işaret eder. MO, sapta­nabilir uzak metastaz olmadığı anla­mına gelir.

Evrelendirme akıbetin (prognoz) tahmin edilmesinde, tedavi konu­sunda önerilerde bulunulmasında ve tedavinin sonuçlarını değerlendirip karşılaştırmada yararlı olabilir.


Kanser Nedir

Yazan: admin Tarih: Kas 14th, 2008 | Kategori:: saglık bilgisi

 

Kanser tek bir hastalık değil­dir, pek çok değişik kanser türü vardır. Bazı kanserler yıl­lar boyunca hemen hiç değişmeden kalabilir ve yaşam beklentisi üzerin­de etkisi olmaz. Buna karşın, tanı konulduktan kısa süre sonra ölüme yol açan bazı ender kanser türleri de vardır. Nasıl enfeksiyon terimi basit soğuk algınlığından çıbana, sıtma­dan tüberküloza kadar tüm hastalık­ları içeriyorsa, kötü huylu (malign, habis) hastalık terimi de hem hasta­lığın davranışı hem de şiddeti açı­sından aynı ölçüde çeşitlilik gösterir; ancak tabii ki kanser bulaşıcı değil­dir.

Kontrol Kaybı
İnsan vücudunda bir kesmeşeker büyüklüğündeki bir kütlede yaklaşık bin milyon hücre yer alır. Hücreler vücudumuzun ancak mikroskopla görülebilen küçük yapıtaşlarıdır. İn­san vücudundaki milyarlarca hücre­nin mükemmel bir uyum içinde işlevlerini yerine getirmeleri ve her hücrenin doğru yerde, amacına uy­gun şekilde davranması gerçekten de son derece şaşırtıcıdır. Hücrele­rin çoğunun yaşam süreleri sınırlıdır: yaşlılık ya da eskime ve aşınma gibi nedenlerden ötürü yitirilen hücrele­rin yerine her gün milyonlarca yeni­si üretilir.

Var olan hücrelerin “mitoz” adı verilen bir süreç sonucunda ikiye bölünmesiyle yeni hücreler üretilir. Erişkinlerde ölen ve bölünen hücre­lerin sayısı arasında normal olarak mükemmel bir denge vardır; çocuk­lar büyümekte olduklarından, du­rumları daha farklıdır. Normal olarak yitirilen hücrelerin yerine aynı sayıda hücre üretilir. Bu dengeyi kontrol eden mekanizmalar son derece kar­maşıktır. Kontrolün yitirilmesi hücre­lerin sayısında fazlalaşmaya ve tü­mör oluşumuna yol açabilir.

Ne var ki, tümörlerin ancak kü­çük bir bölümünün kanserli oldukla­rı da unutulmamalıdır. Tümörlerin çoğu normal ya da normale oldukça yakın, yerel hücre birikimleridir ve iyi huyludur (benign, selim). Siğiller bunun için iyi bir örnektir.
Kanser gelişiminde hücrelerin hem niteliği değişir, hem de sayısı artar.- kanserli hücrelerin görünüm ve davranışları da farklıdır. Daha sal­dırgan ve yıkıcı davranırlar ve nor­mal hücrelerden bağımsız hareket ederler. Çevre dokulara girip onları ele geçirme becerisi kazanırlar. Kimi durumlarda hücreler lenf ve kan da­marlarına da geçerek, ortaya çıktık­ları “birincil” (ilk) bölgeden başka bölgelere atlarlar. Bu hücreler za­manla lenf bezlerinde ve akciğer, karaciğer ve kemik gibi diğer organlarda “metastaz” adı verilen ikincil kütlelerin oluşmasına yol açabilirler.

Genler
Tüm hücrelerin davranışları merkezi kontrol birimleri olan çekirdekteki (nükleus) genler tarafından kontrol edilir. Her hücre çekirdeğinde yakla­şık 40,000 gen vardır. Genler “DNA” adındaki karmaşık bir kimyasal mo­lekülde kodlanmış olarak bulunan çok küçük, son derece yoğunlaştırıl­mış bilgi ve talimat depocuklarıdır. Çok sayıda gen bir araya gelerek an­cak mikroskopta görülebilen kısa şe­rit parçacıklarına benzeyen sarmallar oluşturur. Bunlar, birbirine eşler ha­linde bağlanan kromozomlardır; toplam 23 çift kromozom vardır.
İnsanlar ana rahminde tek bir hücreden gelişir. Bu ilk hücre, anne­nin yumurtalıklarından (överler) bi­rinde üretilen bir yumurtanın (ovu-mun), babanın testislerinden birinde üretilen bir sperm tarafından döllen­mesiyle oluşur. Hücre iki kardeş hücre oluşturacak şekilde bölünür; ardından bu hücreler de bölünerek toplam dört hücre oluşur. Birbirini izleyen bölünmeler sonucunda hızlı bir büyüme olur. Mitoz sırasında tüm genetik bilgi kopyalanır ve böy­lelikle gelişmekte olan mikroskobik organizmada (ya da embriyo) bulunan tüm hücreler kendi genetik materyeline sahip olur. Embriyonun gelişip önce “fetüs”ü ve sonuçta da yenidoğan bir bebeği oluşturması süreci boyunca aynı işlemler devam eder.

İlk hücrede bulunan genetik bil­giler, bu hücreden gelişecek olan in­sanın tüm fiziksel özelliklerini belir­ler. Ancak vücuttaki oluşum tamam­landıktan sonra, belirli bir hücredeki bu genetik bilgilerin çoğu artık gereksizleşir. Hücrenin tüm gereksin­diği yalnızca kendi özel işlevlerini yerine getirmekte kullanacağı bilgi­lerdir. Diğer işlevlerle ilgili talimatlar gereksizdir. Belli hücrelerde etkin durumda bulunan önemli bilgiler hücrelerin kendi davranış ve özellik­lerinin yanı sıra, bu hücrelerin oluş­turduğu dokunun özelliklerini de yönetir.

Kanser genleri
Normal hücrelerde bulunan ve “on-kogen” adı verilen özel genler var­dır; onkogenler ya uyur haldedir (hareketsiz) ya da hücrenin davranış ve bölünmesinde bir rol oynarlar. Örneğin tütün dumanı, mor-ötesi ışık ya da bazı virüslere bağlı DNA hasarı bu genlerde anormalliklere ya da “mutasyonlara” neden olarak, genin aktivitesinde artış ve anormal­likle sonuçlanır. Bu da hücrenin anti-sosyal bir tarzda davranmasına ve habisleşmesine (kanserleşmesine) yol açabilir.

Onkogenler yanında her hücrede ‘tümör baskılayıcı genler’ vardır ve bunların normal görevi bölünmeyi sınırlandırmaktır. Birçok kansere yol açan, tömür baskılayıcı bir genin ak-tivitesini azaltan hasardır.

Genler yalnızca habis oluşumla­rın gelişmesinde değil, kanserin da­ha sonraki davranışı ve tedaviye ya­nıtı üzerinde de kritik bir rol oynar. Örneğin bazı genler kanserlerin komşu dokuları ele geçirme ve vü­cudun başka bölgelerine yayılarak metastaz yapabilmeleri açısından önemli olan proteinlerin üretimin­den sorumludur. Başka genler ise hücrenin kendi kendisini uyaran “büyüme faktörleri” üretmesine yol açar ya da kanser ilaçlarını etkisizleş­tirir. Hücrenin ölümü bile genetik kontrol altındadır. Genetik hasar hücrelerin ölmemesine de yol açabi­lir; bu hem kanser gelişimi hem de kanserin radyoterapiye ya da ilaçlara direnci açısından önemli bir etmen olabilir.

Kanser oluşumu sürecinde, hüc­renin habis bir biçimde davranmaya başlamasından önceki ve sonraki birkaç yıl boyunca, bir dizi genetik bozukluk birikir. Kanserin başlama­sından sonra yeni gen mutasyonları olması, bazı kanserli hücrelerin di­ğerlerinden farklı davranmasına ne­den olabilir. Bu da, belirli bir evrede büyümenin yön değiştirmesine yol açabilir. Kanserin davranışı ve teda­vinin uzun dönemdeki sonucu, so­nuçta en fazla antisosyal özellik ser­gileyen hücrelere ve onları yok et­meyi hedefleyen tedaviye en fazla direnç gösteren hücrelere bağlıdır.

Çoğalma Hızı
Hücrelerin çoğu birkaç günde bir bölünürken, bazıları çok daha yavaş çoğalır. Neredeyse tüm kanserlerin tek bir hücredeki genetik bir anor­mallikten kaynaklandığı ve kes-meşeker büyüklüğündeki bir kütle­de yaklaşık bin milyon hücre bulun­duğu dikkate alınırsa, kanserlerin çoğunun görünür hale gelmesinden uzun bir süre önce başladığı anlaşılir. Tanı sırasında kanserlerin çoğu genellikle kesmeşekerden biraz da­ha büyüktür ve birçoğu yavaş yavaş büyüyerek 10-20 yıl boyunca var ol­muştur. Ancak, bir tümörün boyut­larının iki katına çıkması için gereken süre büyük değişkenlik gösterir. Bu ‘iki katına çıkma süresi’ birkaç gün ile birkaç yıl arasında değişebilir; an­cak en yaygın kanserlerin çoğunda bu süre ortalama 2-3 aydır.

Çoğalma hızı açısından önem ta­şıyan bir diğer etmen de, kanserin kendisini besleyecek yeni kan da­marları oluşumunu ne ölçüde uyarabileceğidir. Yeni kan damarı oluşu­munu engelleyen ilaçların geliştiril­mesiyle ilgili olarak günümüzde he­yecan verici araştırmalar yürütül­mektedir.


E vitamini regl sancılarını azaltıyor

Yazan: admin Tarih: Kas 11th, 2008 | Kategori:: Kadın

Bilim adamlarının araştırmaları, mensturasyon (regl) döneminde E vitamini almanın özellikle genç kızlarda sıkça görülen sancıları azalttığını ortaya koydu.

Mensturasyon öncesi ve ilk günlerinde günde 200 mg E vitamini kullandırılan genç kızlarda sancıların azaldığı tespit edildi. Özellikle çok ağrı çekenlerde ağrıların azalma olasılığının çok daha yüksek olduğu vurgulandı.

İngiltere’de yayınlanan British Journal of Obstetrics’de yer alan makalede, mensturasyon (regl)sancılarının çok sayıda kadının günlük hayatını etkileyebildiği, iş kayıplarına yol açabildiğine dikkat çekildi. Makalede, mensturasyon öncesi ve ilk günlerinde günde 200 mg E vitamini kullandırılan genç kızlarda sancıların azaldığının tespit edildiği bildirildi.

E vitamini kürü yaptırılan genç kızlarda mensturasyon döneminde kanamaların da azaldığını belirten bilim adamları, E vitamini alan kadınların, regl sancıları yüzünden kullandıkları ağrı kesicilerin sayısında da azalma kaydedildiğini bildirdi.

Özellikle çok ağrı çekenlerde ağrıların azalma olasılığının çok daha yüksek olduğunu vurgulayan bilim adamlarından Peter Bowen-Simpkins, “Bu yüz binlerce genç kızı etkileyen bir rahatsızlık konusunda sağlanmış önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir” dedi.



idrar yolu enfeksiyonları

Yazan: admin Tarih: Kas 11th, 2008 | Kategori:: Kadın

Oldukça yaygın bir rahatsızlık olan İdrar yolu enfeksiyonları, idrar torbasının (mesane) basit iltihaplanması veya diğer idrar sistemi organlarının (örneğin böbrekler) daha ileri düzeyde iltihaplanması şeklinde olabilir.

Basit enfeksiyonların nedenleri ve tedavi yöntemleri…

Basit enfeksiyon ve komplike enfeksiyon nedir ?
Altta yatan başka bir hastalığa bağlı olmayan sadece idrar torbasını içeren iltihaplanmalar “basit enfeksiyon (sistit)” ve bunun dışında kalan tüm idrar yolu iltihapları “komplike enfeksiyon” olarak adlandırılır. Altmış yaşın altındaki erkeklerde tüm idrar yolu enfeksiyonları komplike olarak öngörülür ve altta yatan başka bir hastalık şüphesiyle ileri değerlendirilmeye alınır.

Sistit neden oluşur ?
Altta yatan başka bir hastalığı olmasa da bazı bayanlarda sistit daha kolay gelişir. Sistit gelişiminde bazı faktörlerin etkili olduğu gösterilmiştir.

İdrar kanalının kısalığı
Erkeklere oranla tüm kadınlarda idrar kanalı oldukça kısadır. Böylece dışarıdaki mikropların idrar torbasına ulaşması daha kolay olmaktadır. Sistite neden olan mikropların çoğu kendi makat çevresindeki ve bacak arasındaki mikroplarla aynıdır. Cinsel ilişki esnasında sürtünme hareketine bağlı olarak bu bölgedeki mikroplar vajen ve idrar kanalının ağzına doğru itilirler. Bu yüzden sistit cinsel açıdan aktif olan kadınlarda diğer kadınlara göre daha sık görülür. “Balayı sistiti” olarak adlandırılan rahatsızlığın nedeni de cinsel aktivitenin artmasıdır. İdrar yapmanın temizleyici etkisi: Cinsel ilişkiden hemen sonra idrar yapmayı adet edinen kadınlarda idrarın, idrar kanalına taşınan mikropları temizlemesine bağlı olarak daha seyrek sistit görülür.

Sistit belirtileri nelerdir ?
En sık belirtiler idrar yaparken yanma ve sık idrara çıkma isteğidir. İdrar yaparken yanma bazı bayanlarda çok şiddetli olabilir. Ateş basit sistitte sık rastlanan bir bulgu değildir. Ateşiniz 38 derece ve üstünde ise hemen doktora başvurmalısınız. Eğer ateş ile beraber böğür ağrısı da varsa böbrek iltihabı şüphesi ile hastaneye yatmanız gerekebilir.

Tedavisi nasıl yapılır ?
Basit sistit tedavisi sıklıkla 3-5 günlük antibiyotik kullanımı ile yapılabilir. Ancak doktorunuzun önerisine göre bu süre uzatılabilir.

Basit sistit tekrarlar mı?
Sistit atakları bayanların çoğunda tekrarlamaz. Tekrarlayan sistit atakları için mutlaka üroloji uzmanına danışılmalı ve gerekirse ileri tetkikler yapılmalıdır.



Sigara içen annenin bebegi zayıf

Yazan: admin Tarih: Kas 11th, 2008 | Kategori:: Kadın

SİGARA İÇEN ANNENİN ÇOCUĞU ZAYIF
Araştırma sonucunda hamilelik döneminde devamlı sigara içen yüzde 2.5 oranındaki kadınların çocuklarının, sigara içmeyen annelerin çocuklarına göre daha zayıf olarak dünyaya geldiğini belirlediklerini anlatan Çivi, şöyle devam etti:

“Devamlı sigara içen annelerin yüzde 4.5’inin çocuklarının ölü doğduğunu, içmeyenlerin ise 2.7’sinin ölü doğduğunu tespit ettik. Bu sigaranın anne karnındaki çocuğa zararının açık bir kanıtıdır. Yine, hamilelik boyunca sigara içen annelerin yüzde 23’ünün çocuklarının, normal olarak kabul edilen 2.5 kilogramın altında doğduğunu belirledik. Sigara içen kadınların çocukları ortalama 2.899 kilogram, içmeyenlerin çocukları ise ortalama 3.029 kilogram doğdu. Yani araştırmamızda hamilelikte içilen sigaranın her çocuktan ortalama 130 gram aldığını tespit ettik. Bu sonuçlar, sigaranın daha anne karnındaki çocuk üzerindeki zararının en açık ve çarpıcı bir göstergesidir.”

Kaynak: A.A



Web Stats Sohbet
Zirve100